Önce rüya gördüğünü sandı, ama rüya değildi, olamazdı; acı hissediyordu, herşey normal hayatında yaşadığı gibiydi, tek farkı uçabiliyor olmasıydı, hiç çaba göstermeden, aynı filmlerdeki gibi...
Peki bu nasıl mümkün olabilirdi? Burası neresiydi? Daha önce bulunduğu hiçbir yere benzemiyordu. İstanbul’da Tarlabaşı’nda arkadaşlarıyla paylaştığı küçük, yıllardır bakım, tamir görmemiş dairesinden gördüğü manzara ile önünde uçsuz bucaksız sanki sonsuza uzanırmış gibi duran gökdelenler arasında dağlar kadar fark vardı.
Bir adım attı, dengesini kaybeder gibi oldu, hemen geri çekildi, o attığı adımın ötesi insanların nerdeyse karınca, arabaların küçükken oynadığı oyuncak arabalar kadar gözüktüğü caddeydi ve aşagı giden sayısı pencereler. Bir gökdelenin tepesindeydi ama orda ne işi vardı hatırlamıyordu, ya da oraya nasıl gelmişti... Bildigi tek şey bu yüksekliğin onu korkuttuğuydu.
“Tamam, tamam; sakin ol, bu bir rüya, bu tür şeyler ancak rüyalarda olur, insan bir gün kalkıp ben bugün uçacağım ve dünyanın başka bir şehrine gideceğim demez. Az önce uçtum di mi ben? Evet, uçtum ve buraya geldim, hatta buraya indikten sonra -yoksa konduktan sonra mı- demeliyim; sendeleyip dizimi yere çarptım. Evet hissettiğim acı da oydu. Belki insanlar rüyalarında acı hissedebiliyorlardır. Başka açıklaması olamaz.“
Aniden rüzgar saçlarını havalandırdı, hafifçe üşüdü. Kollarını kavuşturup kendini sarmaya çalıştı. O anda aklına kıyafetlerini kontrol etmek geldi. Eğer bu bir rüyaysa kıyafetlerinden belki anlayabilirdi ama sonra bunun saçma bir düşünce olduğuna karar verdi, "rüyaysa veya değilse farketmez, kıyafetlerimi her zaman değistirmiş olabilirim" diye düşündü. Zaten kıyafetleri de normal günlük giydiği kıyafetler gibiydi.
“Aşağı inmeliyim, belki birileriyle konuşabilirim, sorular sorabilirim“
Bulunduğu yeri incelemeye koyuldu; burası düz bir alandan oluşan bir binanın çatısı olmalıydı. Yerde ince taşlar vardı, bir sürü, etrafı kapalı içlerinde büyük pervanelerin olduğu üstlerinde telden korunakların bulunduğu yerler vardı, klimalarin pervaneleri. Dört taraf biraz yükseltilmiş duvarla örülüydü, ve o bu duvarın üstündeydi, bir tarafı kaç kat olduğu belli olmayan camlardan oluşup aşağı caddeye kadar uzanıyordu, diğer taraf ise çakılların oldugu yerdi ve yaklaşık 60 cm aşağıdaydı. Dengesini kaybetmeden oraya inmeye çalışırken, aşağıda caddedeki olanlar dikkatini çekti.
Bir sokak partisi varmış gibiydi, yüksek müzik sesi, insanların neşeli sesleri hafif bir uğultu gibi duyuluyordu ama renkli balonlar ve büyük renkli afişler yine de bir eğlence olduğunu gösteriyordu. Biraz geri çekilip duvara dayanıp eğilmeye çalıştı; aşağılarda biraz daha alçak bir binadan daha iyi görebileceğini düşünürken kendini orada buldu.
Yine dengesini sağlamaya çalışırken karşıdaki daha önce bulunduğu binaya baktı; işte yine olmuştu hiçbir çaba göstermeden yine yer değiştirmişti, herhalde uçmuştu, başka açıklaması olamazdı. şimdi bulundugu binanin biraz ilerisinden geçen köprü gördü, o sırada bir metro geçti. Hava her an yağmur yağacakmış gibiydi ve sanki akşam olmak üzereydi, metro geçerken elektrik kıvılcımları etrafa ışık saçmıştı. Aşağı inmeliyim diye düşündü ve yine bir saniye bile sürmeden kendini sokakta buldu.
Aşırı bir gürültü vardı sokakta, ellerinde içkiler, renkli rafyalar, balonlar, plastik şapkalar v.b şeyler olan yüzlerce, belki binlerce kişi vardı. Aralarında yürümeye çalıştı; kafası karmakarışıktı, bir yandan korkuyor, bir yandan da saniyeler içinde yer değistirmesini bir mucize olarak gördüğünden hemen arkadaşlarıyla paylaşmak istiyordu. O anda ev arkadaşı yanında belirdi, daha neler olduğunu anlamamıştı, bu gidişle de anlayamacaktı; bir şeyi düşünür düşünmez o düşüdüğü şey gerçekleşiyordu...
“wwoooooovv, oğlum bu ne ya?“ ev arkadaşı sordu. “Süper bir partiye getirmişsin beni lan“
“Evet“
“Nerden buldun burayı?“
“Bilmiyorum, bir gariplik hissediyor musun?“
“Gariplik şu, bu şarkıyı söyleyen kız var ya, o kız eğer burda konser veriyor ve ben onu göremiyorsam bu benim için çok kötü olur.“
“Ne diyorsun ya?
“Ya oğlum, Stream Riders'in solistini diyorum“
“off, ben ne demeye çalışıyodum, sen ne diyorsun“
“Dur şimdi, beni meşgul etme, bu sesin geldiği yeri bulmam lazım“
O anda durdu, eğer düşündüğü şeyler gerçekleşiyorsa bunu da deneyebilirdi. Gözlerini kapadı; o anda kendilerini bir terasta buldular; etrafta masalar vardı ve kimi insanlar oturmuş kimileri ise ayakta konuşuyor, gülüyorlardı. Heryere göz gezdirdi ve orada bir masada oturmuş birisi gözüne çarptı; beyaza yakın sarı kıvırcık saçları vardı, kiyafeti, makyajı...İşte tam karşısındaydı; arkadaşını dürttü; “al işte Stream Riders'in solisti“ dedi.
Arkadaşı hemen yanına koştu “lütfen bir res...“im diyemeden kiz ayağa kalktı ve terasın en ucuna doğru ilerlemeye başladı, ev arkadaşı fotoğraf makinesinin deklanşörüne sürekli basıyordu. Bir kaç saniye içinde kiz parmaklıkların üzerine çıktı, geri dönüp elini havaya kaldırıp gülümsedi ve terastan atladı, hiç kimse oralı bile olmamıştı. Telaşla terasın kenarına koştu; işte orada bir metro treninin üzerinde gülümseyen ve el sallayan stream riders'in solisti.
“Süper ya, en azından 10 tane resim çektim oğlum, işte bu ya, işte bu“
Bu kadarı çok fazlaydı; nasıl oluyor da bu kadar gariplik içinde hiç kimse onun gibi davranmıyordu. O mu bir garipti, yoksa herkes mi garip, çıkaramıyordu.
Arkadaşının kolunu çekti; “neler oluyor? Neden herşey bir garip, neden burdayım ben? Nasıl?“ Gerisini getiremedi, şimdi de bir sokaktaydı, aynı parti havası burada da devam ediyordu. Başı ağrımaya başladı, düşünemiyordu, bütün bu ani yer değişimleri, gökdelen tepeleri, terastan atlayan sarkici, parti, hiç oralı bile olmayan ev arkadaşı... Gözlerini kapadı.
Bir kaç dakika sonra gözlerini açtığında annesi yolun karşısındaydi; annesi ellerini ona doğru uzattı, sevinç içinde kollarını açtı, annesine doğru koşmaya başladı ama yerinden kıpırdamıyordu bile, o koştukça mesafe hiç değişmiyordu. Onun yanında olmayı istedi, var gücüyle istedi, ama daha önceki gibi yer değiştiremiyordu, ne kadar zorlasa da hiçbir şey farketmiyordu, o olduğu yerde annesi de olduğu yerdeydi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı...
Olabildiğince karşıya uzanmaya çalıştı, ama sanki felç gibiydi... Sonunda dizlerinin üstüne yığıldı, artık erkek olmasına, yoldaki parti yapan insanlara aldırmadan ağlıyordu... O ağladıkça insanlar birer birer yok olmaya başladılar, bir tek annesini görebiliyordu, etrafta hiç kimse kalmamıştı ya da ona öyle geliyordu, annesinin de gözleri yaşlıydı, o sırada bir adam gelip onu aldı, sürekli arkasına bakarak gitti annesi.
Artık dayanamıyordu, başını ellerinin arasına aldı; kafası karmakarışıktı, etrafına bakındı, evler, sokaklar daha bir tanıdıktı şimdi, neden daha önce daha dikkatli bakmamıştı ki? İşte annesini gördügü yer onların sokağı değil miydi? Biraz daha düşündü... Ev arkadaşı dahil hiç kimse yoktu sokakta, yalnızdı. Bu olanlar neydi?
Bir süre daha yerde oturmaya devam etti, sonra ayağa kalktı, adım atmayı denedi, artık felçli gibi değildi, yürüyebiliyordu ve daha oncekinden farklı olarak yol katedebiliyordu, hemen ilerideki evine gitti. Kapiyi açmaya çalışti ama açamadı, zili çaldı, kapıyı hiç tanımadığı birisi açtı;
“buyrun“
“ee, siz kimsiniz?“
“Ben burada oturuyorum, siz kimi aradınız?“
“Nasıl yani burada oturuyorsunuz? Burda biz oturuyoruz“
“Bir yanlışınız var, ben annemle burda oturuyorum yıllardır“
“Ya ne diyorsunuz siz? Ben ev arkadaşlarımla burada oturuyorum, 3 kişiyiz, üniversiteye gidiyoruz, buraya kira ödüyoruz 2 yıldır“
“Bakın, felçli annem ve ben burada oturuyoruz, hiç kimseye kiraya vermedik, ben doğdum doğalı burdayım, başka bir evde hiç yaşamadık, siz gündüz gündüz içtiniz galiba“
“ama ama...“
Çok geçti artık, kapıyı kapatmıştı bile bayan. Neler olduğunu anlayamadı, artık anlamaya çalışmayacaktı da...
Dışarı çıktı; dışarıda bir partidir almış başını gidiyordu, ev arkadaşını gördü bir kaç metre ileride, bir grup kızla konuşuyordu;
“Nerdesin oğlum, bak bu kızlar hiç Türkiye’yi görmemişler“
.....
|
Yorumlar gönderenlere aittir, içerikleri için sitemiz sorumlu tutulamaz.
|
||||